Reklamlar

SİNEMANIN BAŞLANGI

Başlangıç olarak sinemanın ne olduğu ve nasıl olduğu, bu sürecin nasıl başladığı konusunda tartışma ve söyleşiler yapmıştık. Sinema, bir olay ya da konunun hareketli görüntüler yoluyla anlatılma sanatıdır. Bu sebeple hareketli görüntüleri oluşturan görüntüler yani fotoğraflarda bizim için oldukça önemliydi. Gerekli olan fotoğraf incelemelerini de Walter Benjamin’in “Fotoğrafın Kısa Tarihi” adlı eserinde inceledik. Sinemada bir şeyi anlatmak için öncelikle o şeyi tam anlamıyla görmeniz ve kavramanız gerekir. Belirli şeyleri anlatmak için sürekli imgeleri kullanırız. Sinemayı bu açıdan ele almak içinde John Berger’in “Görme Biçimleri” adlı eserini inceledik. Daha sonra sinemanın  başlangıcını, ilk filmleri, ilk kurguları ele aldık. Dünya sinemasından örnekler izledik.

İlk olarak kinetoskop adlı makineyle birlikte bir film yapılmaya başlandı. Bu filmleri izleyici gözünü mercekten bakarak izleyebiliyordu. Kişiye özel sinema olarak da düşünebiliriz. Bu çalışmalar perspektif için de önemli çalışmalardır. Daha sonraki çalışma ise Lumiere kardeşlere aittir. Beyaz perdede ilk film gösterileri bu kardeşlere aitti ve sinema için oldukça büyük adımlardı. Lumiere kardeşler sinemanın ticari bir geleceği olmadığını söylemiştir fakat günümüze kadar bir endüstri olarak gelmiştir. Ticari kaygıların artarak devam ettiği bir süreç geçirmiştir.

İlk filmlerde kurgudan çok harekete önem veriliyordu. İlk hareketli görüntüler, bir atın 24 farklı makineyle birlikte görüntülerinin çekilmesinden ve bu görüntülerin birleştirilmesinden oluşmuştur. İlk sinema gösterimi ise “Fabrikadan Çıkış” adında  saniyelik bir filmdi. Daha sonraki “Trenin La Ciotat Garına Girişi” adlı film oldukça etkileyici olmuş. Seyirciler trenin kendi üstlerine geldiğine inanıp çığlıklar atmışlar.

İncelediğimiz kitaplardan biri olan Görme Biçimleri, gördüklerimizi nasıl algıladığımız, imgelerin etkisi üzerinedir. Hatta kitabın kapağında Rene Magritte’nin “Düşlerin Anahtarı” adlı eseri yer alır. Bu eserinde at, saat, vazo ve valiz vardır. Ama hepsinin altında isimleri yoktur ve farklı isimler vardır. Bu da bize imgeleri sorgulatır. Kitapta Rene Magritte’in eserinin altında ise şunlar yazar: “Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz. Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman.”  Kısacası resimleri billinçli ya da billinçsiz olarak bir simgeye indirmenin yanlış olduğundan bahseder.

Kitabın son bölümlerinde imgelerin en çok reklamlarda kullanıldığının üzerinde duruyor. Reklamlarda hep bir şeyleri değiştirme, hayatı daha iyi bir yere getirme ve ya çekicilik üzerinden mesajlarla pazarlamalar yapılıyor. Hep kıskanılası şeyler sunarak var olan durumdan değil, gelecekten bahsediyor. Reklamda alınan zevkin yeniden tattırılması değil yeni zevkler verdiği yansıtılır. Böylece alıcı daha çok talep eder.

Görme üzerine konuşurken rönesans dönemi ve Ortaçağ Avrupası’ndan da bahsettik. Orta çağda resime gösteriş ve zenginlik belirtisiydi. En çok resme sahip olan kişi en zengin olan kişi olarak görülüyordu. Ressamlar ve sanatçılar genellikle bu işi ticari kaygıları yüzünden yapıyorlardı. Daha çok kadını konu alan resimler mevcuttu. Kadının imgeleştirilmesi söz konusuydu. Günümüzde hala kadınların reklamlarda ya da bazı başka alanlarda görsel olarak kullanılması söz konusudur. Rönesans döneminde ise sanatçının kaygısı ticari kaygı olmaktan çıkmıştı ve çok daha farklı konulara yönelmişti. Rönesansta tutkulu bir birey amaçlanıyordu.  Ressam ve sanatçılar daha çok kendi anlatmayı amaçladıkları şeyleri yapıyorlardı.  Sanatçıların eserlerinde artık sadece mal mülk gösterim amacı değil, ışık, yansımalar, aktarılmak istenen ya da göstermek hedeflenen bilgilerde yer alıyordu. İşte tam bu nokta da görme biçimimiz oldukça önem kazanıyor. Çünkü baktığımız şey sadece gördüğümüzden ibaret olmamaya başlıyor.  Bazen yapılan resmin ya da ressamın tarihini, yapıldığı ortamı bilmekte o resmi görmemizi sağlıyor.  Sadece bakmak değil, aynı zamanda görmemiz gereken şeyler ortaya çıkıyor. Bu anlamda “Görme Biçimleri” bize baktıklarımızı yorumlamak için oldukça bilgi veren bir kaynak haline geldi.

Sanat eserinin biricik olma durumunu tartışmıştık. Bu konuda “Fotoğrafın Kısa Tarihi” adlı eserde şu cümleleri inceledik: “Bir sanat eseri, ilkesel olarak, her zaman yeniden üretilebilir (çoğaltılabilir) bir nitelik taşımıştır.  İnsan elinden çıkmış olan şeyler (artefaktlar) her zaman başka insanlarca taklit edilebilir. Bir sanat eserinin en kusursuz biçimde çoğaltılmış halinde bile bir öğe eksiktir: o sanat eserinin zaman ve uzam içindeki buradalığı, eserin meydana getirilmiş bulunduğu yerdeki biricik varlığı. Sanat eserinin bu biricik varlığını belirleyen şey, onun var olduğu zaman dilimi boyunca tabi kaldığı tarihtir. Bu tarihin içine, yıllar içerisinde fiziksel yapının geçirmiş olduğu değişiklikler de girer, o sanat eserine sahip olan kişilerin değişmesi de.”  Biricik olma durumun baskılarla çoğaltılması olayı bu tartışmayı doğurmuştu. Artık istediğiniz ressamın resmini ya da istediğiniz fotoğrafçının fotoğrafını çoğaltabiliyorsunuz. Bu durum sanat eserinin değerini değiştiriyor mu? Onun sayısının artması ilkini ne kadar ya da ne şekilde etkiliyor?  Benim için tartışılması zevkli ve farklı bir konuydu.

Fotoğrafın Kısa Tarihi’nden bahsetmişken http://twistedsifter.com/videos/history-of-photography-in-five-minutes/ linkinde oldukça kısa bir video ile fotoğrafın tarihinden bahsetmişler.

Sinema da kurgu olayından bahsetmiştik. Başlangıçta sadece hareketin önemli olduğu filmler daha sonrasında yerini  belirli bir  kurgulama ve sahneye sahip olan filmlere bırakmıştır.  Potemkin Zırhlısı buna örnektir.Potemkin Zırhlısı filminin ‘’Odessa Merdivenleri’’ usta bir kurgu yöntemi ile bir araya getirilmiş. Bu sahnede Çarlık rejimi askerleri merdivenlerden inerek, insanlara ateş açıyor ve merdivenden inmeye çalışan insanların düzensiz  olarak  etrafa kaçışıyorlar. Yakın plan çekimler yaparak   insanların yaşadığı korkuyu ve endişeyi  yansıtmışlardır. Duyguları bu kadar net bir şekilde yansıttığı ve insanlara yaşattığı için oldukça akılda kalıcı sahneler olmuş.

Duyguların anlatımı yanında, ilerleyen zamanlarda propaganda amacı taşıyan filmler de yapılmıştır. Bu filmler bir şeyler anlatma, açıklama, bilgilendirme amaçları taşıyorlardı. Bunlara örnek olarak  ilk bilim kurgu filmleri arasında sayılan  Metropolis ve Charlie Chaplin’in yönettiği  ve oynadığı”Modern Times” ı izledik ve inceledik.

Metropolis filminde işçi sınıf ve yönetici sınıf bulunmaktadır. Belli bir hiyerarşi vardır ve hep bir sınıflandırma söz konusudur. Tarihte ilk insan şeklinde robot düşüncesinin yer alması oldukça önemlidir.  Bilim adamının işçiler   yerine  insan şeklindeki robotu kullanma düşüncesi vardır. Yaşamlarında bu hiyerarşiyi görmek oldukça basittir. Oldukça fazla olan trafiğin bulunduğu bir yol, trafiğin daha az olduğu bir yol ve hava yolu da kullanılmakta olduğu gösterilmiştir. Bunlar insanların sınıflarına göre kullandıkları alanları göstermektedir. Binalar arasında da hep bir hiyerarşi görünüyordu.

“Modern Times” adlı filmde ise sanayileşmeyle ilgili ağır bir eleştiri söz konusudur. Charlie Chaplin’in çarklar arasında dönüp durması en anlamlı sahnelerden biridir. Makinelerin tahmin edemediği şeyin insanda bulunduğu vurgusu vardır. İnsanın doğasını ve sanayileşmenin durumunu yansıtıyor.

Daha sonra “Mon Oncle” filmini ,inceledik. Bu filmde de eleştirilen düşünceler oldukça netti. İnsanlar arasındaki fark,  teknolojiyle insanın değişimi, makineleşmiş hayatlar yer alıyordu. Modern hayatla oldukça dalga geçen bir film olarakta düşünülebilir. Amcanın kardeşinin evine geldiğinde bahçede ki su fiskiyesinin açılmaması da etkileyen ve akılda kalan bir sahne. Ev neyse, amca da tam tersiydi.

Fotoğraftan başlayarak sinemanın başlangıç tarihini ondan sonra da kurgulu filmleri tartıştık. Yedinci sanat olan sinemanın, günümüzdeki haline gelmesinde ilk adımları bunlardı.  Görüntüye bakmanın ve görmenin farkları, fotoğrafı ve aktarılmak istenenleri, ilk olan filmleri ve sinema tarihinin başlangıcını incelemiş olduk.

 

Başlangıç olarak sinemanın ne olduğu ve nasıl olduğu, bu sürecin nasıl başladığı konusunda tartışma ve söyleşiler yapmıştık. Sinema, bir olay ya da konunun hareketli görüntüler yoluyla anlatılma sanatıdır. Bu sebeple hareketli görüntüleri oluşturan görüntüler yani fotoğraflarda bizim için oldukça önemliydi. Gerekli olan fotoğraf incelemelerini de Walter Benjamin’in “Fotoğrafın Kısa Tarihi” adlı eserinde inceledik. Sinemada bir şeyi anlatmak için öncelikle o şeyi tam anlamıyla görmeniz ve kavramanız gerekir. Belirli şeyleri anlatmak için sürekli imgeleri kullanırız. Sinemayı bu açıdan ele almak içinde John Berger’in “Görme Biçimleri” adlı eserini inceledik. Daha sonra sinemanın başlangıcını, ilk filmleri, ilk kurguları ele aldık. Dünya sinemasından örnekler izledik.

İlk olarak kinetoskop adlı makineyle birlikte bir film yapılmaya başlandı. Bu filmleri izleyici gözünü mercekten bakarak izleyebiliyordu. Kişiye özel sinema olarak da düşünebiliriz. Bu çalışmalar perspektif için de önemli çalışmalardır. Daha sonraki çalışma ise Lumiere kardeşlere aittir. Beyaz perdede ilk film gösterileri bu kardeşlere aitti ve sinema için oldukça büyük adımlardı. Lumiere kardeşler sinemanın ticari bir geleceği olmadığını söylemiştir fakat günümüze kadar bir endüstri olarak gelmiştir. Ticari kaygıların artarak devam ettiği bir süreç geçirmiştir.

İlk filmlerde kurgudan çok harekete önem veriliyordu. İlk hareketli görüntüler, bir atın 24 farklı makineyle birlikte görüntülerinin çekilmesinden ve bu görüntülerin birleştirilmesinden oluşmuştur. İlk sinema gösterimi ise “Fabrikadan Çıkış” adında saniyelik bir filmdi. Daha sonraki “Trenin La Ciotat Garına Girişi” adlı film oldukça etkileyici olmuş. Seyirciler trenin kendi üstlerine geldiğine inanıp çığlıklar atmışlar.

İncelediğimiz kitaplardan biri olan Görme Biçimleri, gördüklerimizi nasıl algıladığımız, imgelerin etkisi üzerinedir. Hatta kitabın kapağında Rene Magritte’nin “Düşlerin Anahtarı” adlı eseri yer alır. Bu eserinde at, saat, vazo ve valiz vardır. Ama hepsinin altında isimleri yoktur ve farklı isimler vardır. Bu da bize imgeleri sorgulatır. Kitapta Rene Magritte’in eserinin altında ise şunlar yazar: “Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz. Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman.” Kısacası resimleri billinçli ya da billinçsiz olarak bir simgeye indirmenin yanlış olduğundan bahseder.

Kitabın son bölümlerinde imgelerin en çok reklamlarda kullanıldığının üzerinde duruyor. Reklamlarda hep bir şeyleri değiştirme, hayatı daha iyi bir yere getirme ve ya çekicilik üzerinden mesajlarla pazarlamalar yapılıyor. Hep kıskanılası şeyler sunarak var olan durumdan değil, gelecekten bahsediyor. Reklamda alınan zevkin yeniden tattırılması değil yeni zevkler verdiği yansıtılır. Böylece alıcı daha çok talep eder.

Görme üzerine konuşurken rönesans dönemi ve Ortaçağ Avrupası’ndan da bahsettik. Orta çağda resime gösteriş ve zenginlik belirtisiydi. En çok resme sahip olan kişi en zengin olan kişi olarak görülüyordu. Ressamlar ve sanatçılar genellikle bu işi ticari kaygıları yüzünden yapıyorlardı. Daha çok kadını konu alan resimler mevcuttu. Kadının imgeleştirilmesi söz konusuydu. Günümüzde hala kadınların reklamlarda ya da bazı başka alanlarda görsel olarak kullanılması söz konusudur. Rönesans döneminde ise sanatçının kaygısı ticari kaygı olmaktan çıkmıştı ve çok daha farklı konulara yönelmişti. Rönesansta tutkulu bir birey amaçlanıyordu. Ressam ve sanatçılar daha çok kendi anlatmayı amaçladıkları şeyleri yapıyorlardı. Sanatçıların eserlerinde artık sadece mal mülk gösterim amacı değil, ışık, yansımalar, aktarılmak istenen ya da göstermek hedeflenen bilgilerde yer alıyordu. İşte tam bu nokta da görme biçimimiz oldukça önem kazanıyor. Çünkü baktığımız şey sadece gördüğümüzden ibaret olmamaya başlıyor. Bazen yapılan resmin ya da ressamın tarihini, yapıldığı ortamı bilmekte o resmi görmemizi sağlıyor. Sadece bakmak değil, aynı zamanda görmemiz gereken şeyler ortaya çıkıyor. Bu anlamda “Görme Biçimleri” bize baktıklarımızı yorumlamak için oldukça bilgi veren bir kaynak haline geldi.

Sanat eserinin biricik olma durumunu tartışmıştık. Bu konuda “Fotoğrafın Kısa Tarihi” adlı eserde şu cümleleri inceledik: “Bir sanat eseri, ilkesel olarak, her zaman yeniden üretilebilir (çoğaltılabilir) bir nitelik taşımıştır. İnsan elinden çıkmış olan şeyler (artefaktlar) her zaman başka insanlarca taklit edilebilir. Bir sanat eserinin en kusursuz biçimde çoğaltılmış halinde bile bir öğe eksiktir: o sanat eserinin zaman ve uzam içindeki buradalığı, eserin meydana getirilmiş bulunduğu yerdeki biricik varlığı. Sanat eserinin bu biricik varlığını belirleyen şey, onun var olduğu zaman dilimi boyunca tabi kaldığı tarihtir. Bu tarihin içine, yıllar içerisinde fiziksel yapının geçirmiş olduğu değişiklikler de girer, o sanat eserine sahip olan kişilerin değişmesi de.” Biricik olma durumun baskılarla çoğaltılması olayı bu tartışmayı doğurmuştu. Artık istediğiniz ressamın resmini ya da istediğiniz fotoğrafçının fotoğrafını çoğaltabiliyorsunuz. Bu durum sanat eserinin değerini değiştiriyor mu? Onun sayısının artması ilkini ne kadar ya da ne şekilde etkiliyor? Benim için tartışılması zevkli ve farklı bir konuydu.

Fotoğrafın Kısa Tarihi’nden bahsetmişken http://twistedsifter.com/videos/history-of-photography-in-five-minutes/ linkinde oldukça kısa bir video ile fotoğrafın tarihinden bahsetmişler.

Sinema da kurgu olayından bahsetmiştik. Başlangıçta sadece hareketin önemli olduğu filmler daha sonrasında yerini belirli bir kurgulama ve sahneye sahip olan filmlere bırakmıştır. Potemkin Zırhlısı buna örnektir.Potemkin Zırhlısı filminin ‘’Odessa Merdivenleri’’ usta bir kurgu yöntemi ile bir araya getirilmiş. Bu sahnede Çarlık rejimi askerleri merdivenlerden inerek, insanlara ateş açıyor ve merdivenden inmeye çalışan insanların düzensiz olarak etrafa kaçışıyorlar. Yakın plan çekimler yaparak insanların yaşadığı korkuyu ve endişeyi yansıtmışlardır. Duyguları bu kadar net bir şekilde yansıttığı ve insanlara yaşattığı için oldukça akılda kalıcı sahneler olmuş.

Duyguların anlatımı yanında, ilerleyen zamanlarda propaganda amacı taşıyan filmler de yapılmıştır. Bu filmler bir şeyler anlatma, açıklama, bilgilendirme amaçları taşıyorlardı. Bunlara örnek olarak ilk bilim kurgu filmleri arasında sayılan Metropolis ve Charlie Chaplin’in yönettiği ve oynadığı”Modern Times” ı izledik ve inceledik.

Metropolis filminde işçi sınıf ve yönetici sınıf bulunmaktadır. Belli bir hiyerarşi vardır ve hep bir sınıflandırma söz konusudur. Tarihte ilk insan şeklinde robot düşüncesinin yer alması oldukça önemlidir. Bilim adamının işçiler yerine insan şeklindeki robotu kullanma düşüncesi vardır. Yaşamlarında bu hiyerarşiyi görmek oldukça basittir. Oldukça fazla olan trafiğin bulunduğu bir yol, trafiğin daha az olduğu bir yol ve hava yolu da kullanılmakta olduğu gösterilmiştir. Bunlar insanların sınıflarına göre kullandıkları alanları göstermektedir. Binalar arasında da hep bir hiyerarşi görünüyordu.

“Modern Times” adlı filmde ise sanayileşmeyle ilgili ağır bir eleştiri söz konusudur. Charlie Chaplin’in çarklar arasında dönüp durması en anlamlı sahnelerden biridir. Makinelerin tahmin edemediği şeyin insanda bulunduğu vurgusu vardır. İnsanın doğasını ve sanayileşmenin durumunu yansıtıyor.

Daha sonra “Mon Oncle” filmini ,inceledik. Bu filmde de eleştirilen düşünceler oldukça netti. İnsanlar arasındaki fark, teknolojiyle insanın değişimi, makineleşmiş hayatlar yer alıyordu. Modern hayatla oldukça dalga geçen bir film olarakta düşünülebilir. Amcanın kardeşinin evine geldiğinde bahçede ki su fiskiyesinin açılmaması da etkileyen ve akılda kalan bir sahne. Ev neyse, amca da tam tersiydi.

Fotoğraftan başlayarak sinemanın başlangıç tarihini ondan sonra da kurgulu filmleri tartıştık. Yedinci sanat olan sinemanın, günümüzdeki haline gelmesinde ilk adımları bunlardı. Görüntüye bakmanın ve görmenin farkları, fotoğrafı ve aktarılmak istenenleri, ilk olan filmleri ve sinema tarihinin başlangıcını incelemiş olduk.

Reklamlar